Seda Selçuk

Seda Selçuk

bilgi kütüphanesi

Kendi Şiirini Kendi Yazan Stefan Zweig

01 Eylül 2019 - 22:45

Biz onu her ne kadar Amok Koşucusu ve Satranç kitaplarının müellifi olarak tanısakta, Stefan Zweig  onlarca değerli eseri ve eserlerinde yer verdiği karakterlerin ruhsal analizleri ile bir çok başarıya ulaşmış bir yazardır. 

20 Ekim 1881’de Avusturya’nın başkenti Viyana ‘da dünyaya gelen Stefan Zweig  küçük yaşlardan itibaren edebiyat, kültür alanında iyi bir eğitim almıştır. Babası varlıklı bir sanayici olan ve köklü bir Yahudi ailesinden gelen Stefan Zweig birinci dünya savaşına katılmış ordu arşivinde görev almıştır. Savaşın ertesi yıllarında Avrupa’nın düşünsel bilimi için çalışmalar yapmış tiyatro, biyografi, roman türlerinde eserler yazmıştır.

Latince, Fransızca, İngilizce, Yunanca dillerini çok iyi bilen Stafen Zweig eserlerinde de bu dillerden yararlanmıştır. 

Estetiğe çok önem veren yazar tek isteği dünya savaşı sonucunda insanların huzuru ve barışı yakalaması olmuştur. Bu uğurda makaleler ele almış, konferanslar düzenlemiş, özellikle nasyonel sosyalist söylemler ve Hitler konusunda eleştirilerde ve uyarılarda bulunmuştur. Ne yazık ki tüm uyarılarına rağmen sesini duyuramamış ve Naziler Avusturya’ya girmiştir. 

1933’de edebiyatın gittikçe yok olacağını düşünüldüğü ve kitapların yakılmaya başlandığı ikinci dünya savaşı zamanlarında, Stefan’ın eserleri yakılan kitaplar arasında ilk sıralarda yer almıştır. Aydın bir düşünce tarzı olan yazar savaş karşıtı söylemleri nedeniyle Nazi Almanya’sı tarafından kitaplarının yakılmasının yanısıra günlerce evine baskınlar yapılıp tutuklanması için deliller aranmaya başlanmıştır. Zweig, bu baskılara daha fazla tahammül edememiş ve 1937’de ikinci karısı Lotte ile ülkeden kaçmıştır.

Stefan bir arkadaşına yazdığı mektupta bu durumu şu şekilde dile getirmiştir: “Bir nefretin çift ağırlığı ile yere serilmiş durumdayım. Savaşa neden olan Almanya’ya duyduğum nefret ve savaşın galibi olan Avusturya’daki Yahudilere duyduğum nefret. Benim gibi insanları yok edecek, yaşamak için birazcık hava bile bırakmayacaklar. Peki, nereye kaçmalı? Dünya bizlere kapılarını kapatacak, bense yabancı ve düşman olarak hor görüleceğim devletin tutsaklığını yaşamak istemiyorum.”

Daha sonra çeşitli ülkelerde dolaşıp konferanslar verdikten sonra Brezilya’da kalmaya karar veren Stefan tüm bu süreç boyunca yaşadığı baskılara rağmen yazmaktan vazgeçmemiş ve birçok eseri kaleme almıştır.

En Çok Sevilen Eserleri

Yazar ve şair olarak edebi yaşamında en çok ses getiren eserleri biyografileridir. Üç ayrı kitap olarak ele aldığı biyografilerinin her birinde üç büyük insanın hayatının ortak noktasını bularak okurlarını edebi dehanın doruklarına ulaştırıyor. 

Serinin ilk kitabı olan Üç Büyük Usta’da 19. Yüzyılın büyük nesir ustaları olan Balzac, Dickens ve Dostoyevski’yi hem birer yazar hem de kişilik olarak kaleme almıştır. Bu eserde toplumun romanını yazan Balzac, ailenin romanını yazan Dickens ve bireyin romanını yazan Dostoyevski’yi anlatarak, tam manasıyla bir yapıt oluşturmuştur. 

Serinin ikinci kitabı Kendileriyle Savaşanlar başlıklı biyografisinde ise Alman edebiyatının üç önemli şahsiyeti Hölderlin, Kleist ve Nietzcshe’yi ele almıştır. 

Serinin son kitabı olan Kendi Şiirini Kendi Yazanlar eseri ile kendi otobiyagraflerini yazan Casanova, Stendhal ve Tolstoy’un iç dünyalarını bir roman tadında kaleme almıştır.

Ayrıca Lyon’da Düğün, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Sabırsız Yürek, Dünün Dünyası, Mecburiyet, Amok Koşucusu, Karmaşık Duygular, Yakıcı Sır, Korku,  Bir Çöküşün Öyküsü, Bir Kadının Yaşamından 24 saat, Clarissa,  Olağanüstü Bir Gece, Mürebbiye, O Muydu, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar, Geçmişe Yolculuk ve Satranç isimli eserleri de mevcuttur.

Eserlerinde yarattığı her karakterin psikolojik analizini ve varlığını anlatım ve canlandırmada usta olan Stefan’ın hayat verdiği bu karakterlerin çoğunun kendisi gibi gönüllü olarak ölümü tercih ettiği görülüyor. 

Satranç ve Zweig

Yazarın son dönemlerinde ele aldığı eseri olan Satranç isimli kitabı yazarın önem verdiği değerleri ve ruh halini anlatır.  Brezilya’da sürgünde iken ele aldığı bu uzun öykü eşiyle birlikte intihar etmeden önce ele almıştır. Eserde Olay Newyork’tan Buenos Aires’e  doğru hareket eden bir yolcu gemisinde geçer. 

Kitaptaki anlatıcının, Stefan Zweig’ı temsil ettiği düşünülen bir yolcu olduğu görülmektedir. İsmi bilinmeyen bu yolcu gemide birlikte yolculuk yaptığı satranç ustasını yakından tanımak istemektedir. Bu satranç ustasının tüm dehasına karşın kültürsüz, cahil, soğuk ve acımasız olması anlatıcının merakını çeker. Büyük çabalarla  o satranç ustası ile maç ayarlandığı gün gizemli bir yabancı (Dr. B.), anlatıcı ve ekibine yardım eder. Böylece anlatıcı ve ekibi, satranç ustası ile berabere kalır. Öykü aslında tam bu noktada başlar.

Bu eserin Zweig için bu derece önemli olması kitapta yarattığı satranç ustası Czentoviç ve gizemli yolcu Dr. B. karakterlerinin karşılaşması, estetik ve faşizmin o dönemde çatışmasını temsil etmektedir. Dr. B. o dönemde hücrede geçirdiği zamanları anlatırken Zweig onun ağzından şu cümleleri yazmıştır: “Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz.” 

Satranç, Stefan Zweig’ın hayatına bakıldığında intihar edene kadar verdiği mücadelenin bir temsilidir. Faşizmin tüm Avrupa’yı sadece savaş ve yıkımlarla dolu bir hiçliğe sürükleyeceğini, Dr. B. nin bir hücreye tıkılması ile özdeşleştirmiştir. 

Odaya kapatılan aslında Dr. B. değil sanat, edebiyat, ahlak ve müzik gibi değerlerdir.  Dr. B. ye karşı oynayan Czentoviç ise tüm o kaba, cahil, acımasız, üretkenliğin zerresine sahip olmayan bir sistem dehası olarak ortaya çıkan Faşizmin vücut bulmuş halidir. 

Stefan Zweig, satranç dehası Czentoviç ile Dr. B. nin aynı satranç tahtasına oturturken siyah ve beyazın savaşında intihara giden umutsuzluğunu gözler önüne sermiştir.  Dr. B. en sonda Czentoviç’e karşı hayalperestliğinin kurbanı olurken, Zweig’ın da intihar edeceğini ve bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, hiçliğin güzelliğe galip geleceğini göstermiştir. 

Ve bu yüzden satrancın son cümlesi Zweig’ın kendisine ve inandığı değerlerinde bir veda cümlesiydi: “Yazık!!! Hamle o kadar da kötü düşünülmemişti. Aslında amatör olduğu düşünülürse olağanüstü yetenekli bu bey.”

Eşi İle Hayatına Son Verdi

Son eseri olan Satranç’ı bitirdikten kısa süre sonra 1942’de karı-koca, Rio Festivalini izlemeye gittiklerinde gazetelerde manşet olan habere göre Nazi güçleri Suveys Kanalı’na doğru yönelmiştir. Eşi ile beraber Stefan Zweig, festivali izlemeden apar topar Brezilya’daki evlerine dönmüştür.  Nazi düzeninin bir daha hiç değişmeyeceğine tüm güzelliklerin birer birer yok olacağına kati bir şekilde inanıp karısı Lotte ile birlikte intihar etmiştir. Ardından bıraktıkları mektupta ise şu sözler yer almaktadır:

"Kendi isteğimle ve bilinçli olarak hayattan ayrılmadan önce son bir görevi yerine getirmeye kendimi mecbur hissediyorum. Bana ve çalışmalarıma böyle iyi ve konuksever şekilde kucak açan harikulade ülke Brezilya'ya içtenlikle teşekkür etmeliyim. Her geçen gün bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim. Benim lisanımın konuşulduğu dünya bana göre mahvolduktan ve manevi yurdum Avrupa'nın kendi kendisini yok etmesinden sonra hayatımı yeni baştan kurmayı daha fazla isteyebileceğim bir yer daha yoktu. Ama hayata 60 yaşından sonra yeni baştan başlamak için özel güçlere ihtiyaç var. Benim gücüm ise uzun yıllar süren yurtsuzluğum sırasında tükendi. Böylece ruhsal çalışması her zaman en büyük sevinci ve bireysel özgürlüğü bu dünyanın en büyük nimeti olan bu hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum."

YORUMLAR

  • 0 Yorum